Ritüeli yerine getirdim. Ritüel alanından çıktığımda bir an önce eve gidip yatağıma uzanmak istiyordum. Metroya yürüdüm yaklaşık 200 metre kadar. Metroya bindim. Metro'da kararımı değiştirdim. Şişhane'de inip İstiklal'de yürüme isteği geldi bi anda bünyeme. Öyle de yaptım. Yaklaşık 10 dakika önce eve gidip yatağıma uzanıp göt büyütme konusunda istekli olan bünyem bi anda İstiklal'in insan seline karışmak, o selin içinde kaybolmak istiyodu. Sikerler lan dedim. Yürüdüm. Müzik dinleyerek, yanımdan geçen insanların yüzlerini dikkatlice inceleyerek yürüdüm. Yanımdan geçen her insanın yüzünden, dudak hareketlerinden, saçlarından, sigara içişlerinden, adımlarından, mimiklerinden onlarla ilgili bir şeyler çıkardım. Kimini sevdim, kiminden nefret ettim. Cevahir önü paten tayfasının kardeşi olan bi tayfa var İstiklal'de. Onlardan zilyonuncu kez nefret ettim mesela. Ha bu arada bu tayfanın Cevahir önünde takılan benzerlerine bir isim koyabiliyorum. Cevahir önü paten tayfası diyorum onlar için. Ama İstiklal'e ne zaman gitsem gördüğüm o tayfa için bi tanımlama oluşmadı henüz zihnimde. Cevahir önü patencileri ile kardeşler sadece. Daha bi çok kardeş tayfası var o tayfaların. O tayfaları geniş küme içine aldığımda ise kümenin adı "Modern Zamanın Hipsterleri" oluyor. Neden böyle oluyor bilmiyorum. Zihnimin ve bünyemin yaptığı değişik bi kümeleme bu.
Neyse; sokakta gördüğüm insanları sevmem veya nefret etmem için onları tanımam gerekmiyor. Bu kendi kendime keşfettiğim, az bulunan bi "özgür düşünce" alanı. Benim alanım. Yürüdüm, yürüdüm. Gezi Parkı'nda az bi dinlenip eve geldim. Sonunda yatağıma uzanmış göt büyütme misyonumu layıkı ile yerine getiriyordum. İzlediğim dizilerin eski bölümlerini izlemek, müzik dinlemek, tıkınmak ve elma suyu&sigara kutsalının dibine vurmaktan başka bişi yapmıyodum. Twitter'da birinin onedio içeriği paylaştığını gördüm. Zaten boş adamsın gir onedio'da öldür zamanını dedim kendime. Harry Potter ile ilgili bi test çözdüm. Testin sonucunda eğer Hogwarts'a gitseymişim Gryfindor'a seçileceğimi öğrendim. O an canım Felsefe Taşı'nı izlemek istedi. İnternete girdim bakındım nerede izleyebilirim diye. Bulamadım. Bulamayınca sinirlendim. Bizim Türk milleti harbi mal lan. Açılan yüzlerce farklı film sitesi isminin içinde; "full, hd, izle, 720p, film" kelimelerinin kombinlerini nasıl kullanabiliriz diye düşünmüşüz ama bi tanesinin içine adam gibi film koymamışız. 4. yada 5. denemeden sonra bıraktım Felsefe Taşı'nı aramayı.
Yeni bişiler izlesem mi dedim kendime. Sinema kültürüm çok yoktur. Ulan dedim yatağında eski şeyleri yüzlerce kez izleyeceğine otur yeni bişiler izle, ortamlarda konuşabileceğin bi iki film bilgin olsun dedim kendime. Mantıklı bi düşünce dimi? O an bana da öyle geldi Tatbik edeyim dedim. Ama yeni bi film, yeni bi heyecan, hikaye düşüncesi ruhumu sarmadı pek. Mantığım aç Dogville'ı izle diyodu. Ruhum Felsefe Taşı'nda idi hala. Mantığımı dinledim. Dogville'ı açtım. Birinci dakikası dolmadan sıkıldım. Kapattım. Aklıma Fante'nin Toza Sor kitabı geldi. Bandini geldi nerden geldiyse. İyi bi arkadaşımın güzel bi önerisi idi o kitap. Bana kitabı önerirken sarfettiği "kendinden pek çok şey bulacaksın" cümlesi doğru çıkmıştı. Toza Sor'u okuyana kadar kendime en yakın bulduğum roman karakteri oscarı Vangelis ile Ethan Hawley arasında gidip gelirken; Bandini bi anda gelerek üç boy farkla oscarı kazanmıştı. Bu kitabın filmini çekmişler birde. Ask the Dust diye. Kitabı öneren arkadaşım filmin boktan olduğunu da eklemişti. Tahmin edebiliyodum boktan olduğunu. Ama yine de izleyeyim dedim. 40-45 dakika kadar izledim. Camilla karakteri için Salma Hayek'ten daha uygun bi aktris bulunabilir miydi diye düşündüm.
Adaylarım hazırdı. Penelope Cruz, Paz Vega. Bu üçünden hangisi Meksika prensesini daha güzel oynardı lan acaba? Penelope Cruz'u bi çok kez izledim. Severim kendisini. Beğenirim. Çok güzel hatun. Hatta dünyanın en güzeli belki. Salma ile kapışsa Salma'yı siker atar yani bence. Ama işte filme uyar mı? Hadi filmi de siktir et. Kitaptaki Camilla'ya uyar mı? Bilemedim. Paz Vega'yı düşündüm. O kadını biliyorum. Güzel göğüslü, güzel kalçalı hoş kadın. Hiç bi filmini izlemedim. Ama tipini biliyorum. Uyar mı uymaz mı diye düşünürken zihnimin derinlerinden bi şarkı geldi kulağıma. Ram pam, ram pam, ram pam. Ram pam, ram pam, ram pam. Parararam diye giden bi trompet melodisi. Ulan dedim bu şarkı ne idi? Şarkıyı mırıldanırken bi süre sonra Morgan Freeman geldi aklıma. Ulan dedim bu adamın oynadığı bi filmde vardı bu şarkı. TNT'de bi filmin fragmanında dinlemiştin. Morgan Freeman gülümsüyodu falan. Ulan dedim evet. Bu bi filmdi. Salma, Penelope, Paz üçlüsünden biri oynuyodu hatta filmde. Ama hangisiydi? Filmin adını görsem aha bu filmdi diyebilirim şeklinde bi hisse sahip idim. Morgan Freeman gelmiş 200 yaşına onun filmografisinde siksen bulamazsın dedim.
Penelope'nin filmografisine baktım. Yok oradaki hiç bi film o film değil idi. Salma'nın filmografisinde de bulamadım. Son olarak Paz Vega'nın filmografisine bakayım dedim. Bakındım. Orada da yoktu. Paz Vega'nın bi filmini izliyim lan o zaman dedim. O zaman Camilla'ya uygun isim daha da netleşir kafamda dedim. Sinemalar.com'da hatunun profilini inceledim. Sıkıldım bi süre sonra. Tam çıkıyodum ki aradığım filmin afişini gördüm. Hossikktir lan bu işte bu dedim. 10 Items Or Less. Aradığım film bu. Zihnimin derinlerinden kulağıma gelen şarkı bu filmin soundtracki idi. Eheh sonrası malum. Youtube'a girildi. Şarkı bulundu. Yüzlerce kez dinlendi. Daha sonra şarkı ile ilgili tivit atıldı. O tivitin devamı minvalinde bir kaç tivit daha vardı kafamda. Ama vazgeçtim lan.
Seneler önce fragmanına denk geldiğin, hiç izlemediğin filmin 3 sahnesini 140 karakter ile anlatacam diye uğraşma. Seneler sonra nelerden geçerek aklıma geldi o şarkı, o film bi anda. Özel lan bu. Benim için çok özel. 140 karakter ne amına koyim? Yaz amına koyim. Sal amına koyim. Bırak aksın amına koyim. 10 Items Or Less'i izlemeyi planlıyodum. Vazgeçtim. Yazdım. Daha da yazıcam sanırım.
Fragmandan aklımda kalan az şey var.
1- Morgan Freeman'ın sırıtması. Fragmanda yer alan çok kısa bişidi bu. Filmin official trailerlarının hepsini izledim. Morgan dede bi çok yerde sırıtmış. Çok güzel sırıtıyor adam. Zaten eskiden beri Tanrı'yı ete kemiğe büründürmek istediğimde, bu rolü hep Morgan Freeman'a vermişimdir. Jim Carey ile oynadıkları filmden sonra bi çok insan için böyle zaten. Mesela;
Belki de bu yüzden Morgan dedenin sırıtması aklıma bu kadar çok kazındı.
2- Paz Vega'nın mavi bluzunu çıkarması ve bu sırada göğüslerinde oluşan keşkül titremesi. Ya bu konuda tam net değilim. Mavi bluzu hatırlıyorum. TNT'deki fragmanda o bluzu çıkarma anını kısa bi süre de olsa gördüm gibi hatırlıyorum. Filmi izleyeyim, çıkarıyor mu çıkarmıyor mu? Çıkarıyorsa harbiden keşkül titremesi oluyor mu öğreneceğim. İnternette aradım taradım. Çıkarıyor. Keşkül titremesi konusunda emin değilim yalnız. Onu filme saklıyorum. Bahsi geçen sahne;
3- Filmin soundtracki. Daha da doğrusu soundtrack'te yer alan trompet melodisi.
Fazla söze gerek yok bunun hakkında.
Ulan çok sıradan bi gündü. Hala öyle. Ama sokakta insanların suratını incelemekle gelişen sıradanlık beni seneler öncesine götürdü. Karabük'teki odamda yer alan eski televizyona, TNT kanalını takip ettiğim günlere gittim. Gece yayınlanan Sports Illustrated izleme çabalarım, SPN ile tanışma evreleri falan.
Vay amına koyim.
Günün Visur'u;
Akıttım gitti amına koyim. Bir sonraki akıntıların şerefine!
Akıttım gitti amına koyim. Bir sonraki akıntıların şerefine!